Medyanın sicil amiri

33
0
PAYLAŞ

İstanbul Atatürk Havalimanı VIP salonu. Heyecanlıyım. Son zamanlarda hiç olmadığım kadar heyecanlı. İçimde bir kıpırtı. Sevinç mi, hüzün mü, anlayamıyorum. Duygular iç içe geçiyor. Ne kadar sık saatime baktığımı fark ediyorum. Gözüm kapıda. Oysa biliyorum uçağın indiğini.
Bekleyenler hareketlendiğinde, anlıyorum ki geldi. Kalabalığın arasında, her daim dağınık saçlar, biraz daha beyazlaşmış. Yüzünde, o bildik gülümseme. Kendinden emin fakat bu sefer hüzün dolu. Ağlamamak için gülmek vardır. Böyle engeller bazıları gözyaşlarını O da öyle. Herkese sarılıyor. Bir adım arkasında Gaya. Hayat arkadaşı. Arkadaşımız. Belli ki iyi bakmış O’na. Bu savaşın en ön safında, süngü savaşı veriyor. Biliyorum ki, kazanacak.
Ufuk Güldemir ile göz göze geliyoruz sonra. Kucaklaşıyoruz. Her zamanki ses tonuyla, o her zamanki cümlelerinden biri: “Erdoğan koçum, nasılsın?”  “İyiyim Ufuk Abi. Hoş geldiniz.”
Ufuk Güldemir, kanser tedavisini sürdürdüğü ABD’den döndü cv ben bu satırları, sadece çok sevdiğim, çok saygı duyduğum biri olduğu için değil, aynı zamanda habercilikte, ‘hocam’ olduğu için yazıyorum.
Sadece sevdiğim büyüğüme karşı hissiyatım değil yani bu satırlar, bir şeyleri kendisinden sonra gelenlere öğretme konusunda üstün çaba gösteren, asla bunun için komplekse girmeyen ve çırak
yetiştiren usta bir haberciye.
İlk tanıştığımızda O, Washington’dan yeni dönmüş Star Haber’in başındaydı. Ben Milliyet’te muhabir. Şöyle demişti: “Vay demek hem felsefe okudun, hem de polis muhabirisin. Müthiş.”
Bu iki özelliğimle de hep gurur duyduğum için sessiz kalmıştım. Biraz da mahcup… Sonra bir yola çıktık. O, usta ve hep önde. Ben onu gözlemleyen. O hep öğretici ve yılmayan, ben öğrencisi her şeyi öğrenmeye çalışan. Bu nokta çok önemli. Çünkü, medyada usta çırak ilişkisinin kalmadığı yeni kuşakların yetişmesinde pek yardımcı olunmayan bir dönemdi ama Ufuk Güldemir vardı.
Deli, çılgın, biraz agresif, kimi zaman da sinirli ama hep öğretici. Haberi yazıp masasının karşı tarafına geçerdim, o anlatırdı. Kimi zaman ben karşı çıkardım. Sinirlenirdi. Fakat o odadan, yeni bir şeyler öğrenerek çıkardım. Parlak fikirlere bayılırdı. Yerinden zıplardı.
Böyle bir haberi hazırladıktan sonra birlikte yayına çıktık. Ufuk Güldemir konuşmaya başladı önce: “Bir olay haber vardır, bir de oluşum haber. Birincisini herkes yapar, ama ikincisi zordur. Bunun için, iyi yetişmek, okumak, kendini geliştirmek gerekir. Tıpkı biraz sonra izleyeceğiniz haberi hazırlayan arkadaşım Erdoğan Aktaş gibi.”
Nutkum tutulmuştu. Ufuk Güldemir, canlı yayında, bana rütbe takmıştı resmen. Sevincimi gizleyerek ben devam ettim sonra. Böyle anlatıyorum da, inanılmaz yumuşak, lokum gibi birinden söz ettiğimi zannetmeyin sakın. Aksidir. İkna etmek güçtür. Adamın canına okur. Zordur yani. Ama sanıyorum O’nu ‘medyanın sicil amiri yapan’ da bu. Onu sevmeyenin sayısı, sevenlerinden belki de daha fazladır.
Ama arkadaşları da der, haşarı, ele avuca sığmayan, uslanmaz. O Ufuk Güldemir.
Hasan Cemal, tedavisi sırasında yaptığı ziyareti yazmıştı Milliyet’te. Öleceğini öğrendikten sonra neler hissetiğini sormuş, O’da cevap veriyor. Bir zamanlar bizlere haberciliği öğreten adam, o hayretlere düşüren analiz yeteneğiyle, ölümü ve yaşamı değerlendiriyor.
Bu sefer herkese, nasıl yaşanacağını, nasıl galip geleceğini anlatıyor. Bir kez daha hayran oluyorum.
Perşembe günü, öğle saatleri…Ufuk Güldemir; medyanın sicil amiri döndü. Biliyorum ki daha iyi olacak. Biliyorum ki, bu pozitif enerjiyle o beladan da kurtulacak. Bundan eminim. Çünkü yapılacak
daha çok analiz var.
Hoş geldin, medyanın sicil amiri.

(NOT: 20.09.2006tarihinde Posta Gazetesi’nde yayınlanan yazım)