Gitme zamanı

1477
0
PAYLAŞ

Bana göre, içinde gitme fiili olan her cümle güzeldir. Bir yerden bir yere olduğu kadar, bir duygudan diğerine gitme de öyledir. Kimi zaman yorar, kimi zaman üzer, zaman zaman da hayal kırıklığıdır ama vakti geldiğinde gidilir. Artık durmak azap verir. Zarar verir. Olmaz, yaşanmaz. Vakit gelmiştir artık; yola düşülür.
Hayat da böyle değil midir zaten? Eni konu, bir noktadan, diğerine gitme süreci. Ve o iki çizgi arasında yaşanan git-gel’ler. Son günlerde gazete manşetlerinde ünlü bir sanatçının, kendinden hayli genç sevgilisi ile yaşadığı ilişki yer alıyor. Hatta bu ilişki üzerine yapılan bazı yorumlar, cevval kalemşörleri kavgaya bile sürükledi.
Ben, kişilerin özel hayatına girecek ve bunu üzerine yorum yapacak değilim. Ama bu olayda da görüldüğü gibi, ‘gitme vakti’ geldiğinde, insan duramıyor. Yapamıyor. “Vakit o vakittir” ve yola çıkılıyor.
Tıpkı, o sanatçının yaptığı gibi. Uğruna inanılmaz fedakarlıklar yapılan, yanıp tutuşulan ilişkilere giderken hissedilen duygular, insanın başını döndürür. Heyecan. Gurur. Sevinçle parlayan gözler. Ya tam tersi? Yine vakit gelmiştir artık. Yine gitme zamanıdır. O veya bu nedenle, ilişki yolculuğun sonuna gelmiştir. Atılabilecek yarım adımı dahi yoktur. Kimi zaman aşk, kişilerden bağımsız olarak, ömrünü tamamlar. Taraflar için yeni bir yolculuk başlayacaktır artık. Tabii ki çok ağır olur. Üzer, kırar, bitirir, yorar insanı ama olur. Dedim ya, gitme vakti gelmiştir çoktan. Yeni bir dünyaya yeni bir aşka. Belki de bir başka ülkeye.
Arkadaşlarım beni bu düşüncelerimden dolayı çok eleştiriyor. Çok katı ve keskin olduğumu düşünenler de var. “Kimi zaman kazaya uğrayan ilişkilerin, kişisel çabalarla kurtulması ve tamiri için tarafların uğraş vermesi gerektiğini” söylüyor bazıları. Kesinlikle katılıyorum bu düşünceye. Hiçbir şey kolay olmamalı.
Teslim olmamalı insanlar ayrılığa ama vakit geldiğinde, karşı durmak da imkansız. Özellikle ‘terk edilen’ derin bir üzüntü, ‘hayal kırıklığı’ yaşar.
Gidense ‘haindir’. Ama yapacak bir şey yoktur ki artık. Kaderden bahsetmiyorum ama sözünü ettiğim şey kader gibidir biraz da. Alın yazısı olmamakla birlikte, insanların yolculuk yapmasının gereğidir bu. Gidilir. Esas olan, iki kişinin birden gitmesidir. Ama bu yolculuklar da kısa sürebiliyor işte.
Korkunç olan nedir biliyor musunuz? Zamanı geldiğinde gitmemektir. Öyle bir korkaklıktır ki bu. Duygular, hesaplar, başkaları için yaşanılan hayatlar, ayaklara dökülmüş çimento gibidir. Kalp başka atar, beyin başka. Ama herkes bilir ve bir süre sonra anlar ki, bu ritm bozukluğu, hayatın da ritmini bozuverir.
“Aklına eseni yapmalı insan” gibi bir düşünce değil bu. Zorunluluktur o kadar. Çünkü hayat, yapılan şeylere değil, yapılmayanlara pişmanlık duyulduğunda cehenneme dönüşüyor. Gitme vakti geldiğinde, elde var hem hüzün, hem de sevinç. Son yolculukta insan elinde bir şey götüremiyor ki zaten. O yüzden bazen ‘kal’ demek ya da kendine rağmen kalmak bile, ‘cehennemle eşdeğer’ olabiliyor.

(NOT: 19.11.2006tarihinde Posta Gazetesi’nde yayınlanan yazım)