Beşiktaş ben ve evlatlarım

22
0
PAYLAŞ

Sadece Liverpool’da 8 yedikten sonra değil, Porto’ya elendikten sonra da aynı şeyi söylüyorlar bana: “Beşiktaş’ı niçin seviyorsun?” Bunun öyle bir vurguyla soruyorlar ki, dünyanın en korkunç şeyini istiyorlar yani benden: “Bir sevdadan vazgeçmemi.”
Oysa yeni değil ki bu durum. Yenilseydik, küme düşeceğimiz dönemleri gördüm ben ve o zaman da aynı şeyi söylerlerdi. Bursa’dan 5 yediğimizde, okul sıralarında dalga geçenler olurdu, hep aynı cümlelerle. Onlar da bu sevdadan vazgeçmemi istedi. “O vakte kadar şampiyonluğunu göremediğim, ciddi bir başarısına tanık olamadığım renklere gönül vermeme inanamıyorlardı.” Ben de onların gerçeği görememesine şaşardım.
Büyüdüm sonra. Hezimetlere tanık oldum. 3 sıfır biten ilk yarının ardından, çöküşü gördüm. 2 sıfır galipken, Avrupa kupalarından nasıl elendiğimize tanık oldum. Kimi zaman gülüp, kimi zaman coştuk. Ağlarken, kahkahalara boğulduk. Hayat gibi yani. Böyle böyle öğrendim ki; “Aslolan hayattır, hayat da Beşiktaş.”
Şampiyonluk sevincini yaşadım. Yıllarca üst üste, büyük bir gurura, onura tanık oldum. Sonra oğlum Erçe dünyaya geldi. Benim için en büyük zafer, en büyük mutluluk. Yani hiç yenilmeden şampiyon olmak gibi bir şeydi. Barcelona’ya üç çekmek, Fenerbahçe’yi Kadıköy’ün çimlerine gömmek, 2 sıfır mağlubiyetten 3-2’ye gelip Galatasaray’ı ezmek gibi. Oğlumu kucağıma aldığım ilk gün, Şampiyonlar Ligi şampiyonuydum ben. En büyük galibiyet, en muhteşem kupa kucağımdaydı.
İlk kez maça gittiğimiz günü hatırlıyorum onunla. Sorduğu sorulardan maçı seyredememiştim. Beşiktaş’ı anlattım ona, Beşiktaşlılığı.
Sonra kardeşleri geldi. Ali ve Ayşe. El ele. Sanki biz tribünde oturuyorduk da, onlar sahaya çıktı ve yumruk şova geldi. İki minik Beşiktaşlı daha.
Beşiktaş sayemde gezgendeki tüm rakiplerine üç gol attı, farkında değiller henüz. 100. yıl şampiyonluğunda, hep birlikte gezdik sokakları. Hep birlikte söyledik şarkıları. Beş kişi haykırdık: “Beşiktaş sen bizim her şeyimizsin.”
Kimi zaman hayal kırıklıklarını onlarla yaşadım. Örneğin ‘Erçe’ hasta olunca, benim için hayat 8-0’dı zaten. ‘Ali’nin ateşi çıksa küme düşüyordum. Bir kahir yayılıyordu her hücreme. ‘Ayşe’m dudağını bükse, hükmen mağlubum ben. Onlar ağlasa, ben dünyadaki tüm kupalardan eleniyorum.
Ya da Erçe sınavlardan iyi bir not aldığında, güzel bir gol atan Beşiktaş’ı hayal ediyorum. Ali piyanonun tuşlarına dokunduğunda, 10 yıl sonrasının Beşiktaş marşı kulağımda çınlıyor. Ayşe masasındaki kağıda resimler çizdiğinde, “İnönü’deki şampiyonluk turları geliyor gözlerimin önüne.” Güzler günler kısacası…

Yani Beşiktaş’ı sevmek, çocukları sevmek, hayatı sevmek. Yaşıyoruz çok şükür der gibi.

Vazgeçilir mi bu sevdadan? Kim bana bunu teklif edebilir? Evlat sevgisi, Beşiktaş sevgisi.

Hem Beşiktaş’a, hem evlatlarıma sesleniyorum: “Çocuklar inanın, inanın çocuklar, güzel günler göreceğiz, güneşli günler.”

Not: 31 Mayıs 2009 tarihinde Habertürk.com sitesinde yayınlanan yazım.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here